İSLAM BİRLİĞİ’NİN NÜVESİ OLARAK TÜRKİYE-SURİYE BİRLİĞİ-Hakan Albayrak

İSLAM BİRLİĞİ’NİN NÜVESİ OLARAK

TÜRKİYE-SURİYE BİRLİĞİ

RAHMÂN  VE RAHÎM ALLAH’IN ADIYLA

 

“Muhakkak ki Mü’minler kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.” (Kur’an / Hucurat 10)

 

“Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılın, parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın sizin üzerinize olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de kalplerinizi birbirinize O ısındırmıştı. O’nun nimetiyle kardeşler olmuştunuz. Hani bir ateş çukurunun yanındaydınız da sizi oradan O kurtarmıştı. Allah ayetlerini size işte böyle açıklıyor. Umulur ki hidayete erersiniz.” (Kur’an / Al-i İmran 103)

 

“Kendilerine apaçık deliller geldiği halde parçalanıp ayrılanlar gibi olmayın. Öyle olursanız sizin için büyük bir azap vardır.” (Al-i İmran 105)

 

“Allah’a ve Rasulüne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin. Sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz (devletiniz)  gider. Sabırlı olun. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” (Kur’an / Enfal:46)

 

“O kafirler birbirlerinin dostları, yardımcılarıdırlar. Eğer siz de birbirinizi desteklemez iseniz, arzı fitne kaplar ve büyük bir fesat olur.” (Kur’an / Enfal 73)

 

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM YA İSLAM BİRLİĞİ,  YA ÖLÜM!

Ben Ortadoğu’ya meftûnum. Bunun rasyonel bir izahı yok. Fitnenin hüküm sürdüğü, herkesin birbirine tuzak kurduğu, hukukun ayaklar altına alındığı ve kanın gövdeyi götürdüğü bu coğrafyayı niçin ölesiye sevdiğimi soranlara, genellikle Sezai Karakoç’un mısralarıyla cevap veriyorum:

 

“Dicle ki aşağılarda köpüklerinden / Bir şehir doğurmuş Bağdat’tır bu senin ülken / Bağdat’tır kardeşim bu senin ülken…” diyorum mesela. ”Ben Şam’ı bin yıl öncesinden bilirim / Annemin sütü kadar yakın bana…” diyorum. “Ve Kudüs şehri, gökte yapılıp yere indirilen şehir / Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehri…” diyorum.

 

Şiirden anlamayanlar, viran olan bu yerleri terk etmemiz gerektiğini söylüyorlar. Halbuki bu yerler bizim yurdumuzdur. Yıkılan Ortadoğu bizim yuvamızdır. Harcında peygamberlerin alın teri olan bu yuvayı nasıl bırakıp gideriz? Yuvamızı yeniden inşa etme sorumluluğundan nasıl kaçarız?

 

Afrikalı bir şair, “Üzerime çöksen de Afrika / Başıma yıkılsan da / YİNE DE / yalnız senin halkın olmak isterim” demişti. Ben de Ortadoğu’ya karşı böyle hisler besliyorum. Yurdumuzu pazarlıksız seviyorum. Birliği sağlayarak Ortadoğu’yu ve Ortadoğu’dan başlayarak bütün İslam Dünyası’nı ihya etmeye mecbur olduğumuzu, Arap ve Fars kardeşlerimizle mutlaka hemhal olmamız gerektiğini söylediğimde, buna bir mana veremeyip “Devletlerin dostlukları olmaz, çıkarları olur” diyenleri ayıplıyorum. Çıkarlar elbette önemlidir, ama kardeşliğin üstünde tutulacak kadar değil.

 

Kudüs veya Şam’da bir Arap bana “ehlen ve sehlen” dediği zaman öyle bir esenlik duygusu kaplar ki içimi, dünyaları verseler değişmem. “Ehlen ve sehlen” ve elbette “Esselamu aleykum”. Müslüman’ın Müslüman’a peşin muhabbeti… Müslüman’ın Müslüman’a esenlik dilemeyi görev bilişi… Biz bunlarla varız. Fakat bunlar, birliği savunmak için şart değil. Birlik davası, Müslüman olsun veya olmasın, ümmet bilinci taşısın veya taşımasın, Ortadoğu’yu sevsin veya sevmesin, bu coğrafyada yaşayan herkes tarafından benimsenebilir ve benimsenmeli.

 

“Bizi arkadan vuran Türk düşmanı Araplara güvenemeyiz”, “Laik devletle molla rejimi uzlaşamaz”, veya “Cumhuriyeti kuran aydınlanmacı kadro bize yön olarak Batı’yı gösterdi” gibi gerekçelerle Ortadoğu’ya sırt çevirmek vahim bir hatadır. Ülke çıkarlarından başka bir şey düşünmeyenler dahî Türkiye’nin mutlu yarınlarını Ortadoğu’da, Ortadoğu İslam Birliği’nde aramak zorundalar. Zira bölge ülkelerinin ortak çıkarları gözetilmeden hiçbir bölge ülkesinin çıkarlarının korunamayacağı açık seçik ortadadır. Birlik davasına dört elle sarılmazsak, mevcut bölünmüşlüğümüzü bile hasretle anacağımız korkunç bir fitneye sürükleniriz. Mezhep mezhep, kabile kabile, sokak sokak ayırırlar, bölerler, parçalarlar bizi. Irak’ta sahneye konulan oyun ortada. Kimsenin şüphesi

olmasın ki, Irak’tan sonra sıra İran’a, Suriye’ye, Türkiye’ye gelecektir.

 

“Süper güç” Amerika Birleşik Devletleri, Alaska yüzünden Kanada ile birleşmeyi elzem kabul ediyor. Dünyanın en büyük ekonomilerinden birine sahip olan Almanya, geleceğini teminat altına almak için Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri ile birleşmeye çalışıyor. Afrika’nın en zengin ülkesi Güney Afrika Cumhuriyeti, Afrika Birliği’nin bayraktarlığını yapıyor. Venezüella ve Brezilya, ille de Güney Amerika birliği diyor.

 

Birlik, birlik, birlik. Aklı olan, komşularıyla birleşerek güçlenmeye, gücünü pekiştirmeye, gücünü artırmaya çalışıyor. Aklını peynir ekmekle yiyenler ise, komşularının yüzüne bakmadıkları gibi, aynı evi paylaştıkları insanlara bile surat asıyorlar; yuvalarını dağıtmaya, evlerini ayırmaya çalışıyorlar; güçlerini bölüyorlar, zaafa düşüyorlar. Afrika’da, Avrupa’da, Kuzey ve Güney Amerika’da birlik rüzgârları, Ortadoğu’da ayrılık rüzgârları esiyor.

 

Etnik milliyetçilik virüsü, içtimai bünyemizi mahvu perişan ediyor. 70 milyon nüfuslu kocaman Türkiye, 1000 yıllık devlet geleneğine rağmen uluslararası sistemin bir acentası olmaktan kurtulamazken, birileri, Anglo-Amerika ve İsrail’in kucağında kurulacak beş-on milyon nüfuslu mezhep ve ırk devletleriyle “bağımsızlığa” kavuşabileceğini zannediyor. Başka birileri de bu dalgayı ‘Kodum mu oturturum’ edasıyla kırabileceğini zannediyor. O edayla kırılmaz o dalga.

 

Bu saatten sonra “ulus devlet” çerçevesi dahilinde söylenecek kardeşlik türküleriyle de kırılmaz. Gerek Türkiye’nin ve gerekse Irak’ın, Suriye’nin, İran’ın etnik (ırkî, mezhebî) bölünme potansiyeli ancak İslam Birliği formülüyle yok edilebilir.

 

Ülkeleri birleştirmek yetmez, şovenizmin her türünden uzak durulması gerektiği fikrinde de birleşilmeli. Türk, Arap veya Fars şovenistliği yaparak Kürt şovenizmini yargılayamazsınız. Sünni şovenistliği yaparak Şii şovenizmini, Şii şovenistliği yaparak Sünni şovenizmini yargılayamazsınız. Ve bir yandan “ulus devlet”i kutsarken, öbür yandan “Ben ayrı bir ulusum, öyleyse ayrı bir devletim olmalı” diyenleri kınayamazsınız.

 

Tarihe bakın; bölük-pörçük Ortadoğu’nun Haçlılar tarafından nasıl ezilip geçildiğine bakın; sonra, Nureddin Zengi’nin yükselttiği bayrak altında birleşen Ortadoğu’nun Haçlıları nasıl def ettiğine bakın; bakın ve görün: Kurtuluş, ortak bir bayrak altında birleşmektedir. Birleşmezsek, bu coğrafyaya bayrak yetiştiremeyiz!

 

Amerika Birleşik Devletleri’nin dümen suyunda giderek veya Avrupa Birliği’ne sığınarak felaketlerden korunabileceğimizi sananlar fena halde yanılıyorlar. Vatanımızı, canımızı, ırzımızı,

malımızı Batı’ya emanet etmek, Batılı stratejistlerin tayin ettiği konumu benimsemek, Batı’nın çizdiği rotada yürümek, felaketlere çıkarabileceğimiz en iyi davetiyedir.

 

İngiliz ordusunun Iraklı çocuklara nasıl işkence yaptığını gösteren video  çekimlerini ve bu çekimleri yapan hayvanın zevkten kuduruşunu hep beraber izledik / dinledik. Amerikan askerlerinin Irak şehirlerini nasıl mezbahaya çevirdiğini ve Ebu Gureyb hapishanesinde çırılçıplak soyup üst üste yığdığı Iraklıların önünde nasıl sırıtarak fotoğraf çektirdiğini de gördük. Afganistan’da da oldu ve oluyor böyle şeyler.

 

Daha önce Bosna’da da olmuştu. Faşist Sırplar güle-oynaya Müslüman kafası keserken Batılı “barış güçleri” onlara mühimmat ve istihbarat desteği sağlıyor, hatta zaman zaman soykırıma fiilen iştirak ediyordu. Bosna-Hersek Başbakan Yardımcısı Hakkı Turayliç, Fransız askerleri tarafından faşist Sırplara teslim edildi ve kurşuna dizildi. Hollandalı askerler, Birleşmiş Milletler’in “güvenli bölge” ilan edip silahsızlandırdığı Srebrenitsa şehrini faşist Sırplara teslim edip 8 bin Müslüman erkeğin katledilmesine yol açtı. Ülkedeki Fransız, İngiliz ve Kanada birlikleri, üç gün boyunca devam eden Srebrenitsa katliamına müdahale etmedi. Almanya’nın askeri gözlemcileri olup bitenleri gözlemlemekle kaldı. Amerika Birleşik Devletleri de katliamı uydudan izlemekle yetindi.

 

Dikkat! Marjinal neo-Nazi gruplarının marifetlerinden söz etmiyoruz. Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa, Kanada, Hollanda, Almanya devletlerinin siyasi iradelerinden söz ediyoruz. Siyasi irade, evet! Boşnak soykırımı sırasında dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Mitterand, “Avrupa’nın ortasında Müslüman bir devlet kurdurmayız” diyerek zalim Sırplara arka çıkmadı mı? Dönemin İngiltere Başbakanı John

Major, Sırp kasapları Miloşeviç, Karaciç ve Mladiç’i makul muhataplar olarak görürken, çağımızın en adil ve merhametli liderlerinden Aliya İzzetbegoviç’i fundamentalist tehdit ilan etmedi mi?

 

ABD Başkanı Bush, 11 Eylül saldırılarından sonra, “Yeni bir Haçlı seferi başlatıyoruz” demedi mi? İtalya Başbakanı Berlusconi, “Doğu halklarını medenileştirmek için Doğu’yu fethetmeyi sürdürmek Batı’nın yazgısıdır” gibi laflar etmedi mi? Diğer Batılı hükümetler de “kararlı bir mücadele”nin gereğine vurgu yaparak engizisyonu aratmayan yeni yasal düzenlemelerle İslam’a karşı topyekün savaş havasının oluşmasına katkıda bulunmadılar mı? Papa 2. Urbanus’un Haçlı Seferleri’ni başlatan o meşhur konuşmasının oluşturduğu hava ile bugünkü Batılı hükümetlerin oluşturduğu hava arasında hiçbir fark yok.

 

“Müslümanların Allah’ı despot, bizim tanrımız demokrat” diyen ve Müslüman öldürmenin çok eğlenceli olduğunu söyleyen Amerikalı generaller, İslam’a “şeytani bir din” ve Hatemul Enbiya’ya (sallalahu aleyhi vesellem) “terörist” ve “sapık” diyen Amerikalı rahipler, Müslümanlara “Allah’ın fareleri” diyen İtalyan gazetecisi, Kur’an-ı Kerim’in özgün bir kutsal kitap olmayıp Tevrat ve İncil’den çalıntılarla oluşturulduğunu iddia eden Alman televizyonu, Peygamber Efendimizi terörist gibi gösteren karikatürler yayınlayan Danimarka gazetesi ve onunla dayanışmaya giren başka Avrupa gazeteleri bu havanın gereğinden başka bir şey yapmıyorlar.

 

Afganistan’da, Irak’ta, Guantanamo’da Müslümanlara kan kusturan, onları maddi ve manevi işkencelerle canlarından bezdiren Batılı askerlerin akıl almaz zulmü de bu havanın gereğidir. Ve bu hava, genel bir havadır. Batı kamuoyunun benimsediği, özümsediği bir havadır. Onun için onbinlerce masum Müslüman’ın diri diri yakılması, bir Danimarka bayrağının yakılması kadar tepki çekmiyor Batı’da. Onun için işkenceci Amerikan ve İngiliz askerlerinin Kur’an sayfalarını tuvalet deliklerine tıkmaları normal karşılanıyor. 1096’ya geri döndük. Her taraftan haçlı naraları yükseliyor. Yine “barbarlar”ı tepelemekten, “ilkel” İslam inancıyla hesaplaşmaktan bahsediyor Frenkler. Ve haçlı ordusu başkomutanı George W. Bush “terörle mücadelenin uzun zamana yayılacağını” bildirdiğine göre, bu naralar daha çok başımızı ağrıtacak. Hal böyle iken, Türkiye Cumhuriyeti’nin Batı’dan hâla medet umması ve Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefini gözetmeye devam etmesi nasıl izah edilebilir?

Fransa’nın başlattığı “fundamentalist” ve “serseri” Müslümanları sınır dışı etme uygulaması bir etnik temizlik işaretidir. Almanya’da hükümet ve muhalefetin ağız birliği ederek ortaya koyduğu “Paralel cemiyetler istemiyoruz! Yabancılar ya Alman kültürüne tabi olacak, yahut gidecek!” söylemi bir etnik temizlik işaretidir. Avrupa’nın önde gelen siyaset ve kültür çevrelerinin benimsediği (kamuoyuna da benimsettiği) ‘Müslümanlar başka din ve kültürlere tahammül edemiyor. İslam dininden kaynaklanan bu hoşgörüsüzlük yüzünden Müslümanlarla iyi geçinmek, barış içinde yaşamak mümkün değil. Müslümanları ya aydınlanma süzgecinden geçireceğiz, yahut onlardan kurtulmaya bakacağız’ anlayışı bir etnik temizlik işaretidir. Bu işaretleri görmezden gelemeyiz. Gerek Amerika Birleşik Devletleri’nin Protestan fundamentalist hükümeti ve gerekse Avrupa Birliği’ne liderlik eden hükümetler, Müslümanlarla nihai hesaplaşma havasına girdiler.

 

Bu yeni bir gelişme değil. Fransız filozof Jean Baudrillard, Lettre dergisinin Kış 1995 sayısında yayınlanan bir makalesinde eski Yugoslavya’daki Müslümanların maruz kaldığı soykırımı “Yeni Avrupa Düzeni’nin tekâmül sürecinde bir merhale” olarak tanımlamış ve 1997 yılında çıkan “The Perfect Crime” (Kusursuz Cinayet) adlı kitabında şöyle demişti:

 

“İşin aslı şu ki, Sırplar, etnik temizlik vasıtası olarak, Avrupa’nın inşasında öncü bir rol oynuyorlar. Gerçek Avrupa’nın, beyaz Avrupa’nın; hem ekonomik, hem etnik, hem de dini bakımdan sıvalanmış, yekpare kılınmış, arınmış bir Avrupa’nın… Parlamentoların gölgesinde şekillenen gerçek Avrupa budur ve bu Avrupa’nın öncüsü Sırbistan’dır.”

 

Başımızı kumdan çıkaralım ve gerçeği görelim artık:   Müslümanlara karşı amansız bir kin beslediğini ve İslam ülkelerini küçük lokmalar haline getirip rahatça yutmaya azmettiğini mümkün olan en açık şekilde ortaya koyan Amerika Birleşik Devletleri, 70 milyon nüfuslu Müslüman bir Türkiye’nin varlığına uzun süre tahammül edemeyecektir. Ve kendi bünyesindeki birkaç milyon Müslüman’dan kurtulmanın yollarını arayan Avrupa Birliği, 70 milyon nüfuslu Müslüman bir Türkiye’yi asla bünyesine katmayacaktır.

 

Batı dünyasında bize yer yok. Bizim yerimiz İslam dünyasında. İslam dünyasının mevcut durumu ümit ve cesaret telkin etmiyor gerekçesiyle Batı dünyasında ısrar etmek anlamsız, zira Batı dünyası da ümit ve cesaret telkin etmiyor. Öyleyse ne yapacağız? İslam dünyasına, gidecek başka yerimiz olmadığı için, boynumuz bükük, ümidimiz ve cesaretimiz kırılmış olarak mı yöneleceğiz? Hayır! Aşk ve şevk ile yöneleceğiz. İslam dünyasını yeniden inşa etme azmiyle yöneleceğiz. Bütün dünyaya ışık saçan muazzez İslam medeniyetini canlandırarak insanlığı vahşi kapitalizmden, küresel faşizmden, evrensel istikbardan, yani Batı emperyalizminden kurtarma misyonuyla yöneleceğiz. Latin Amerika’nın, Afrika’nın, Asya’nın bütün anti-emperyalist devrimcilerini müttefik belleyeceğiz, ama her şeyden evvel İslam Dünyası’nı derleyip toparlamaya bakacağız.

 

Onlar “Hıristiyan Dünyası” veya “Yahudi-Hıristiyan Dünyası” demiyor, “Batı Dünyası” diyor. Biz niye “İslam Dünyası” diyoruz da “Doğu Dünyası” demiyoruz?  İslam’ın hükümran olmadığı ve insanların önemli bir kısmının gayri Müslim (Hıristiyan, agnostik, ateist vs.) olduğu bir dünyayı niçin İslam ile tanımlıyoruz?  Çünkü “Batı”nın karşısına sadece “İslam”ı çıkarabiliriz. Doğu, coğrafi bir tanımdan ibarettir. Halbuki Batı dediğimiz zaman –ve de Avrupa dediğimiz zaman- Yunan felsefesi, Eski-Yeni Ahit (İncil) ve Fransız İhtilali’nin sentezini, ayrıca Haçlı Seferleri’yle aşılanan siyasi birlik (Müslümanlara karşı ortak cephe) şuurunu ve elbette kapitalizmi kast ediyoruz. Yani, genel olarak Batı ve özel olarak Avrupa; felsefi, dînî, ideolojik, siyasi, tarihi ve iktisadi bir kimliktir. Aynı yerden gelip aynı yere giden halkların ortak kimliği, ortak medeniyetidir. Doğu için böyle bir şey söylenemez. Doğu’da bir değil birçok medeniyet var.

 

Bunların arasında benzerlikler bulunabilir, fakat bu benzerlikler üzerinde Batı gibi muhkem bir kale inşa edemezsiniz. “Batı Dünyası”nın hakkından ancak “İslam Dünyası” gelir.

 

Nedir İslam dünyası? Tevhid akidesinin insanları özgürleştirdiği, putların yıkıldığı, kula kulluğun yasaklandığı, ırkçılığın telin edildiği, faizin ayaklar altına alındığı, tekelci kapitalizmin ve sömürünün lanetlendiği, zekat/infak yükümlülüğü ile toplumsal dayanışmanın temin edildiği, komşusu açken tok uyuyanın dışlandığı, havra ve kiliselerin tıpkı mescitler gibi dokunulmaz kabul edildiği, farklı ümmetlerin farklılıklarını koruyarak yaşama haklarının teminat altına alındığı, zulme karşı savaşmanın ve mazlumların yardımına koşmanın mecbur tutulduğu bir dünya, bir medeniyet dairesidir.

İslam medeniyeti derken elbette tefsir, fıkıh, kelam, akaid, tasavvuf, siyaset, askeriye, fizik, kimya, tıp, matematik, astronomi, mimarlık, şehircilik, zanaat, şiir, hat, ebru, minyatür, müzik gibi sahalardaki muazzam birikimden ve yüzyıllar içinde gelişip olgunlaşan eşsiz-benzersiz ortak yaşam kültüründen de söz ediyoruz. Hiç şüphe yok ki bu yüksek medeniyet fena halde irtifa kaybetmiştir. Fakat Yusuf Karadavi’den Muhammed Hüseyin Fadlallah’a kadar, Sünnilerin ve Şiilerin en çok itibar ettikleri İslam alimlerinin fetvalarında yukarıda sıraladığımız (ve sıralamadığımız) temel ilkelerden en ufak bir sapma bile olmadığı ve Müslüman halkların, üzerlerinden geçen onca ‘Batılı’ silindire rağmen, Türkiye’den Cezayir’e kadar her yerde, her vesile ile, her fırsatta İslam’a bağlıklarını bildirdikleri ve “şanlı tarihimiz”le övündükleri, önlerine bir seçim sandığı konulduğunda tercihlerini mutlaka “Allah” diyenden yana kullandıkları göz önünde tutulduğunda, İslam medeniyetinin yok olmadığı, sadece üstünün örtüldüğü rahatlıkla söylenebilir.

 

Allah Subhanehu ve Teala’nın buyruğu, Kur’an-ı Kerim yerinde duruyor. Peygamber Efendimizin Sünneti yerinde duruyor. Ve Müslüman, Batı’nın “aydınlanma” devrimi gibi bir sekülerlik süzgecinden geçmediği için, dinin açık ve net hükümlerini tartışma konusu yapmaz. İtaat etmediği yerde bile “Amenna” der. Sonra bir gün bir rüzgâr eser, bir vicdan ayaklanması olur ve imanının gereğini yapmaya başlar. Yani İslam, potansiyel olarak, kişiyi ve dünyayı değiştirme gücüne her zaman sahiptir.

 

Ümmet-i Muhammed’in tarihi, özellikle Asr-ı Saadet ve Hulefa-i Raşidîn dönemi, sonra Ömer İbn-i Abdülaziz’lerin, Harun Reşid’lerin, Alparslan’ların, Selahaddin’lerin, Fatih Sultan Mehmed’lerin destansı hikâyeleri, 1000 yıl boyunca esen fetih rüzgârları ve güzeller güzeli Endülüs de muazzam bir motivasyon kaynağı olarak mevcut dünya düzenine karşı potansiyel bir tehdit olma özelliğini koruyor.

 

Bunun içindir ki, emperyalistler artık “fundamentalist terör” edebiyatını aşarak doğrudan doğruya İslam inancına saldırıyor ve Ümmet-i Muhammed’in medar-ı iftiharı olan tarihî birikimi Bağdat’tan başlayarak acımasızca bombalıyorlar. Bu toprakların Hıristiyan veya ateist bir çocuğu “Bütün bunların benimle ne ilgisi var? Ben Müslüman olmadığım halde kendimi niye İslam Dünyası’nın bir parçası olarak göreyim? Dahası, Müslüman olmayanların da hatırı sayılır bir nüfus teşkil ettiği bu coğrafyaya niçin İslam Dünyası diyeyim? Yaşadığım ülkeyi niçin İslam ülkesi olarak göreyim?” diye sorabilir.

 

Cevap: İslam medeniyetinin yükselişinde gayrimüslimlerin de payı vardır ve “Dar’ul İslam” daha en başından beri gayrimüslimleri de ihtiva etmiştir, dolayısıyla İslam Dünyası onların da dünyasıdır. Hiç gocunmadan “Ülkemiz İslam ülkesidir” ve “Biz İslam Dünyası’nın Hıristiyanlarıyız”, “Biz İslam Dünyası’nın ateistleriyiz” diyebilirler. “Türkiye ne İslam devletidir ne de İslam ülkesi” diyen -ve muhtemelen ‘bizim kimliğimiz laikliktir’ gibi bir şey söylemeye çalışan- general fena halde yanılıyor. Türkiye’nin kimliğinin laiklikten ibaret olduğu iddiasını kabul etmek şöyle dursun anlamak bile mümkün değil. 1930’lu yıllara kadar tanımadığımız, bilmediğimiz bir kavram, tarihin derinliklerinden gelen ülkemizi tanımlamaya yeter mi?

 

Bu ülke, Anadolu’nun Müslümanlaştırılmasıyla doğmadı mı? Bu ülke, Alparslan’ların, Osman Gazi’lerin, Fatih Sultan Mehmet’lerin, Yavuz’ların, Kanuni’lerin omuzları üzerinde yükselmedi mi? Bu ülke, düşman işgalinden “Allah Allah” nidaları ile kurtarılmadı mı? “İslam ülkesi” değilse nedir bu ülke?

 

Laikliğin beşiği olan Fransa için “Batı ülkesi değildir, çünkü Batı kavramı Hıristiyanlığı da içerir” diyorsanız, mesele yok, Türkiye’nin İslam ülkesi olmadığını da söyleyebilirsiniz. Ama Fransa’ya Batı ülkesi diyorsanız, çare yok, Türkiye’ye de İslam ülkesi diyeceksiniz. Bunu demeniz için Türkiye nüfusunun tamamının Müslüman olması gerekmez. Batı ülkelerinde de Batı’nın tarihî-kültürel-felsefî-dinî köklerine bağlı olmayan, dünya hayatına ve ölüm sonrasına farklı pencerelerden bakan milyonlarca insan (Müslümanlar, Hindular vs, vs, vs) yaşıyor; ama çoğunluğu teşkil eden Batılılar esas alınarak, söz konusu ülkelere “Batı ülkesi” deniliyor. Biz de ülkemizi tanımlarken elbette “İslam ülkesi” diyeceğiz. Ülkemizi meydana getiren tarihî, kültürel ve sosyal dinamiklerin İslam kaynaklı olduğunu kabul edeceğiz. Bu, Suriye, Irak, Mısır ve benzeri ülkeler için de geçerli.

 

Her şeyden evvel İslam Dünyası’nı toparlamaya bakacağız demiştik. İşe Türkiye ve Suriye’yi birleştirerek başlayacağız. Bu birleşmeyle doğacak cazibe merkezi Mısır’ı da çekecek (İktidara yürüyen İhvan-ı Müslimin zaten İslam Birliği’ne savunuyor).

Mısır birliğe katılınca, arada kalan Ürdün de mecburen katılacak. Sonra Ürdün üzerinden Filistin ile birleşeceğiz. Irak bu gelişmelere kayıtsız kalamayacak tabii. Lübnan hakeza.

 

Osmanlı dönemindeki “Ortadoğu İslam Birliği’ni” günümüz şartlarına uygun olarak yeniden kuracağız. Ve bu sefer birliğe İran’ı da dahil ederek Ortadoğu’yu muhkem bir kale haline getireceğiz.

 

Bu kalenin burçlarında bütün insanlığa adalet vaat eden bir bayrak dalgalanacak. Asya ve Afrika akın akın bu kaleye koşacak, bu kale büyüdükçe büyüyecek, emperyalizmin manevra alanı daraldıkça daralacak… Ülkümüz, hedefimiz, vizyonumuz, misyonumuz bu olmalı!

 

Bir avuç Lübnanlı mücahit, İsrail’in “yenilmez” ordusunu Güney Lübnan’dan def etti. Bir avuç Iraklı mücahit, “süper güç” ABD’ye kan kusturuyor. Bir de İslam Birliği’ni kurduğumuzu düşünün; güçlerimizi birleştirdiğimizi, yekvücut olduğumuzu düşünün; emperyalizmin surlarını yerle bir etmez miyiz?

 

Şimdi şöyle bir soru soran Türkler olabilir: “Bizi arkadan vuran Araplarla mı…?” Ve şöyle bir soru soran Araplar olabilir: “Bizi yüzyıllar boyunca sömüren Türklerle mi…?”  Ve şöyle bir soru soran Kürtler olabilir: “Bizi ezen Türklerle ve Araplarla mı…?” İleriki sayfalarda bu çekinceleri gidermeye çalışacağız.

 

(Bu yazının 2. Bölümü, dergimizin bir sonraki sayısında neşredilecektir inşallah.)

 

2005

 

Hakan Albayrak

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir